Erayık açıklamasında şu ifadelere yer verdi, “Kentsel ve kırsal yaşam alanlarımızı afetler karşısında dirençli kılacak çözümleri hayata acilen geçirmesi gereken makamların duyarsızlıkları ve afet risk azaltmayı bir maliyet artışı olarak görmeleri, afet zararlarının katlanarak büyümesine neden olmaktadır.
Birleşmiş Milletler Afet Risk Azaltma Ofisi’nin yayımladığı “Küresel Afet Risk Azaltma Değerlendirme Raporu 2025 (GAR 2025)” verilerine göre, afetlerin ekonomik yükü tüm dünyada katlanarak artmaktadır. Afetlerin 1970–2000 yılları arasında doğrudan maliyetleri yıllık ortalama 70–80 milyar dolar iken, 2001–2020 döneminde bu rakam 180–200 milyar dolara ulaşmıştır. Bu tablo ülkemiz açısından da son derece çarpıcıdır.
1999 Marmara Depremlerinin ülke ekonomisine maliyeti yaklaşık 17 milyar dolar iken, 6 Şubat 2023 Kahramanmaraş merkezli depremlerin maliyeti Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı tarafından 103,6 milyar dolar olarak açıklanmış, TBMM Deprem Zararlarını Azaltma Komisyonu Raporu’nda (2023) ise toplam maliyetin yaklaşık 148,9 milyar dolar olacağı ifade edilmiştir.
Uluslararası Afet Veri Tabanı (EM-DAT) verileri, Türkiye’nin afet sayısı, can kaybı ve etkilenen nüfus bakımından her yıl yüksek risk grubunda yer aldığını açıkça ortaya koymaktadır”
53.537 yurttaşımızı kaybettik
Erayık açıklamasına şöyle devam etti, “Ancak afetlerin yol açtığı kayıplar yalnızca ekonomik değildir. 6 Şubat depremlerinde 53.537 yurttaşımızı kaybettik; başta çocuklar ve gençler olmak üzere on binlerce insanımızın yaşamı geri dönülmez biçimde kesintiye uğradı. Bu kayıpların hiçbir maddi karşılığı yoktur. Yaşamını yitiren yurttaşlarımızı saygıyla anıyor, bu acıların bir daha yaşanmaması için afet risklerinin azaltılması mücadelesini sürdürdüğümüzü bir kez daha vurguluyoruz”
Eskişehir özelinde durum
Erayık Eskişehir özelinde ise şu uyarılarda bulundu, “
Eskişehir, doğrudan büyük bir yıkım yaşamamış olsa da aktif fay sistemleriyle çevrili, alüvyal zeminlerin yaygın olduğu, yeraltı su seviyesi yüksek alanlara sahip bir kenttir. Porsuk Çayı havzası boyunca gelişen yapılaşma, sıvılaşma potansiyeli yüksek zeminler ve kent merkezinde yoğunlaşan yapı stoku dikkate alındığında Eskişehir’in deprem ve diğer jeolojik tehlikeler karşısında yüksek derecede kırılgan olduğu bilimsel bir gerçektir.
Buna karşın kentte mikro bölgeleme çalışmalarının bütüncül biçimde tamamlanmadığı, yerleşime uygunluk kararlarının planlama süreçlerine yeterince yansıtılmadığı ve jeoloji mühendisliğinin planlama ve yapı üretim süreçlerinde hak ettiği yeri alamadığı görülmektedir. Eskişehir’in geleceği açısından, afet olmadan önce risk azaltma politikalarının hayata geçirilmesi artık bir tercih değil, zorunluluktur”
Aradan geçen 3 yılda ne değişti?
Erayık, “Aradan geçen üç yıla rağmen, yaşam alanlarımızı daha güvenli ve dirençli hale getirecek kalıcı, sistematik ve bilimsel önlemler hayata geçirilmemiştir. Aksine, sermayeye yeni rant alanları açan, zemin etütlerini denetimsizleştiren ve binlerce jeoloji mühendisini işsiz bırakacak düzenlemeler gündeme taşınmıştır. Deprem davalarında adaletin sağlanamaması, cezasızlık algısının güçlenmesi ve “yapanın yanına kâr kaldığı” uygulamalar, toplumsal vicdanı derinden yaralamaktadır.
Deprem bölgesinde yapılan incelemeler; kalıcı konut teslimleri, yerinde dönüşüm uygulamaları, altyapı eksiklikleri, sosyal donatı alanlarının yetersizliği, kaçak yapılaşma, hasar tespit sorunları ve kırsal konut uygulamalarındaki başarısızlıklar nedeniyle mağduriyetlerin devam ettiğini göstermektedir”
Yeni bir afet yaklaşımına acil ihtiyaç vardır
Erayık sözlerini şöyle sürdürdü, “Afetlerin idarenin takdiri olduğunun bilincinde olan; afet suçlarına karşı müsamaha göstermeyen; ekosistemle uyumlu, katılımcı ve bilimsel bir afet yönetim anlayışına acilen ihtiyaç vardır.
Deprem riskinin en temel unsurlarından biri olan zemin ve temel etütleri, yapı güvenliğinin bel kemiğidir. Bu etütlerin doğru ve bilimsel yapılması, depremde can ve mal kaybını önlemenin ilk adımıdır. Ancak sorun, etütlerin yapılmasında değil, etkin ve bağımsız denetiminde yatmaktadır. Mevcut sistemde denetim yetersizliği, hatalı zemin raporlarının önünü açmakta ve afet riskini artırmaktadır.
TBMM gündeminde bulunan “Tapu Kanunu ile Bazı Kanunlarda ve 375 Sayılı KHK’de Değişiklik Yapılmasına Dair Torba Kanun Teklifi”nin 21, 22, 23 ve 24. maddeleri, zemin ve temel etütlerini “zemin ve temel etüt kuruluşları” adı altında büyük sermayeli, Bakanlıktan lisans alan tüzel kişilere devretmekte; il bazında büro sayısı sınırlaması, ağır teminat ve koşullar getirerek yaklaşık 2000 jeoloji mühendisi bürosunun %90’ının kapanmasına ve binlerce (hatta bazı tahminlere göre 7000’e yakın) jeoloji mühendisinin işsiz kalmasına yol açacaktır. Bu düzenleme, denetimi güçlendirmek yerine rant alanları yaratmakta ve mesleki yetkiyi sermayeye teslim etmektedir.
Çözüm, jeoloji mühendislerini işsiz bırakacak bu yaklaşımlarda değil; yapı denetim şirketlerinde jeoloji mühendisi istihdamının zorunlu kılınması veya zemin ve temel etüt kuruluşlarının etüdü icra eden değil, bağımsız denetleyen kuruluşlar haline getirilmesindedir. Deprem riskini azaltmanın yolu, bilimsel denetimi güçlendirmekten geçer; meslektaşlarımızı dışlamak değil, yetkinliklerini sisteme entegre etmekten geçer”
Bu kapsamda taleplerimiz…
Erayık, taleplerini ise şu şekilde sıraladı, “ Ulusal afet yönetim sistemi, sermaye odaklı yaklaşımlardan arındırılarak kamu yararı, sosyal adalet ve bilimsel ilkeler temelinde yeniden yapılandırılmalıdır.
TBMM gündeminde bulunan; zemin ve temel etüt raporlarını rant alanına dönüştüren, denetimi zayıflatan ve meslektaşlarımızı işsiz bırakacak olan “Tapu Kanunu ile Bazı Kanunlarda ve 375 Sayılı KHK’de Değişiklik Yapılmasına Dair Torba Kanun Teklifi” derhal geri çekilmeli veya ilgili 21-24. maddeler, denetim odaklı olacak şekilde yeniden düzenlenmelidir.
İmar, planlama, yapı üretimi, denetim ve afet mevzuatı bütüncül bir anlayışla yeniden düzenlenmelidir.
Afet Risk Azaltma Kanunu acilen çıkarılmalıdır.
Deprem, heyelan, sel, sıvılaşma, çökme, obruk ve diğer jeolojik tehlikeleri kapsayan 1/1000 ve 1/5000 ölçekli mikrobölgeleme haritaları ülke genelinde tamamlanmalı ve planlara işlenmelidir.
Afet fonları yalnızca afet sonrası harcamalara değil, risk azaltma yatırımlarına yönlendirilmelidir.
Yerel yönetimler, meslek odaları ve üniversiteler afet yönetiminin her aşamasında etkin biçimde sürece dahil edilmelidir.
Afet, Acil Durum ve İklim Değişikliği Bakanlığı kurulmalıdır.
“Afet suçu” kavramı Türk Ceza Kanunu’nda tanımlanmalı, cezasızlık uygulamalarına son verilmelidir.
Sonuç olarak; 6 Şubat 2023 depremlerinde yaşadığımız büyük acıların bir daha yaşanmaması için, afet risklerini azaltmayı maliyet değil yaşam hakkı olarak gören, bilimsel ve kamucu bir anlayışın hayata geçirilmesi zorunludur. Deprem riskini önlemenin anahtarı, zemin etütlerinin bilimsel yapılmasından ve etkin denetlenmesinden geçer”





