Emine Gümüşsoy’un ilk iki ayı geride kaldı bile..

Bazı görevlerin gerçek hikâyesi, göreve gelişle değil, göreve geldikten sonra ortaya konulan iradeyle yazılır.

Demem o ki memlekette güzel şeyler de oluyor dostlar.

Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Emine Gümüşsoy’un yaklaşık iki aylık görev süresine bakarken, tam da bu noktadan hareket etmek gerekiyor.

Çünkü yeni bir yöneticinin ilk günleri, yalnızca tanışma ziyaretleri ve protokol buluşmalarıyla değil; ortaya koyduğu hedefler, öncelik verdiği sorunlar ve kuruma kazandırmak istediği yeni anlayışla anlam kazanır.

Gümüşsoy, 18 Ağustos’ta devraldığı rektörlük görevine, mezunu olduğu ve kendisini ait hissettiği bir üniversiteyi daha ileriye taşıma iddiasıyla başladı.

İlk mesajlarında üniversiteyi daha üst bir lige çıkarma, öğrenci memnuniyetini artırma ve ESOGÜ aidiyetini güçlendirme hedeflerini ortaya koydu.

Ancak bence bu dönemin en dikkat çekici başlıklarından biri, üniversite hastanesine yaklaşımı oldu.

Hastaneyi gündemin merkezine almak önemliydi.

Bir üniversite hastanesi, yalnızca sağlık hizmeti sunan bir bina değildir. Aynı zamanda bölgenin sağlık güvencesi, tıp eğitiminin uygulama alanı ve bilimsel araştırmaların önemli merkezlerinden biri.

Bu nedenle hastanenin yenilenmesi öncelikli bir madde.

Elbette yeni hastane hedefinin gerçekleşmesi, finansmanından planlamasına kadar pek çok aşamayı gerektiriyor. Fakat önemli olan, şehrin ve üniversitenin bu konudaki ihtiyacının yönetim gündeminde açıkça yer bulmasıdır. Her ne kadar bu mesele önceki yılların da meselesi olsa da hiç bu kadar yüksek sesle ifade edilmemişti.

Gümüşsoy’un ilk iki ayında dikkat çeken bir başka konu da ESOGÜ’nün şehirle ve ülkenin bilimsel gündemiyle daha güçlü bağlar kurma arayışı oldu.

TEKNOFEST Güneydoğu ziyaretinde üniversitenin teknoloji ve tasarım alanındaki çalışmalarını takip etmesi, 1-2 Ekim tarihlerinde Gaziantep’te gerçekleştirilen iklim, sürdürülebilirlik ve kadın liderliği etkinliklerine katılması, üniversitenin yalnızca kendi kampüsündeki faaliyetlerle sınırlı kalmaması gerektiğine ilişkin bir yaklaşımı yansıtıyor.

Burada asıl mesele, etkinliklere katılmaktan çok, bu temasların ESOGÜ’ye ne kazandıracağıdır. Yeni araştırma iş birlikleri, ulusal ve uluslararası görünürlük, akademisyenlerin üretkenliğini artıracak fırsatlar ve öğrencilerin önünü açacak projeler… Başarıyı belirleyecek olan, bu temasların kalıcı sonuçlara dönüşmesi.

Akademik gelenek ile toplumsal duyarlılığı buluşturmak gayet yerinde.

Ekim ayında düzenlenen Gazze Haftası etkinliklerine katılımı ve Gazze’ye destek amacıyla gerçekleştirilen dayanışma faaliyetlerine verdiği destek de Gümüşsoy’un ilk döneminde öne çıkan başlıklar arasında yer aldı. Üniversite bünyesinde düzenlenen destek kermesinden elde edilen 161 bin liranın Filistinlilere ulaştırılmak üzere Türkiye Diyanet Vakfına aktarılması, akademik kurumların toplumsal duyarlılığa nasıl katkıda bulunabileceğinin somut bir örneği oldu.

13 Ekim’de gerçekleştirilen 2026-2027 Akademik Yılı Açılış Töreni ise yeni dönemin hedeflerini daha geniş bir çerçevede ortaya koydu.

Zor zamanlarda yalnız kalmak, yapılanları değersizleştirmez

Prof. Dr. Emine Gümüşsoy’u değerlendirirken de kişisel tartışmaların ötesine geçip ortaya koyduğu hedeflere, öncelik verdiği sorunlara ve üniversite için yapmak istediklerine bakmak gerekiyor.

Çünkü yöneticilik, yalnızca eleştirilere cevap vermek değildir. Asıl görev, eleştiriler sürerken de kurumu ileriye taşıyacak çalışmaları sürdürebilmektir.

Yaklaşık iki ay, bir üniversitenin bütün sorunlarını çözmek veya büyük dönüşümler gerçekleştirmek için yeterli bir süre değil. Bu nedenle Gümüşsoy’un performansına ilişkin kesin hükümler vermek için henüz erken. Yeni hastane hedefinin hangi aşamalardan geçeceği, eğitim ve araştırma performansına nasıl yansıyacağı, öğrenci ve çalışan memnuniyetinde ne tür değişiklikler yaşanacağı zamanla daha net görülecek.

Benim açımdan önemli olan şu: Emine Gümüşsoy, mezunu olduğu üniversiteye duyduğu aidiyeti bir yönetim motivasyonuna dönüştürmeye çalışıyor. Hastane sorununu öncelikli meseleler arasında tutuyor, üniversitenin görünürlüğünü artırmayı hedefliyor ve akademik kimliği toplumsal sorumlulukla buluşturan bir çizgi ortaya koyuyor.

Şimdi beklenti, bu yaklaşımın kalıcı ve ölçülebilir sonuçlarla desteklenmesi.

Çünkü bir rektörün gerçek başarısı, kaç toplantıya katıldığıyla veya kaç açıklama yaptığıyla değil; görev süresi sonunda üniversiteyi hangi noktaya taşıdığıyla ölçülür.

Ve bazen bir kuruma yeni bir heyecan kazandırmanın ilk adımı, o kuruma inanmak ve onun potansiyelini yeniden hatırlatmaktır.

Evet memlekette hakikaten güzel şeyler de oluyor çok şükür..