Bazen gazetecilikte haber peşinde koşarsınız, bazen de haberin peşinden koşarken kendinizi hiç beklemediğiniz bir maceranın içinde bulursunuz.

Bizimki de tam olarak böyle bir gündü.

Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Ayşe Ünlüce, Odunpazarı Belediye Başkanı Kazım Kurt, Tepebaşı Belediye Başkanı Ahmet Ataç ve CHP’li ilçe belediye başkanları, “Yeni Parti” iddiaları ve CHP’den istifa süreciyle ilgili değerlendirmelerde bulunmak üzere Porsuk Konuk Evi’nde bir araya gelmişti.

Ben de gazete yolunu tutarken aklıma düştü.

“Gidip bir bakayım, bir nabız yoklayayım” dedim.

Saat 13.00 gibi Porsuk Konuk Evi’ne vardım.

Bir baktım ki meslektaşlarım Sümeyra, Seren, Bilge, Gazi ve Ahmet de orada.

Hepimiz aynı amaçla bekliyoruz.

Beklemeye başladık.

Bir süre sonra fark ettik ki yanlış yerde bekliyormuşuz.

Gazetecilik refleksiyle hemen paranoyaya bağladık:

“Bunlar kesin bahçeden çıkar, araçlarına biner gider. Bari araçlarını durdururuz. Camı açarlarsa iki cümle alırız.”

Dedik ve Porsuk Konuk Evi’ni gören bir kafeye konuşlandık.

Bir yandan çaylarımızı içiyoruz, bir yandan gözümüz kapıda.

Derken hareket başladı.

Belediye başkanları çıktı.

Ama gitmediler.

Bahçede kahve içmeye başladılar.

Biz de bir anda magazin muhabirine döndük.

Kameralar açıldı, görüntüler alınmaya başlandı.

İçeride ne konuşulduğunu merak ediyoruz ama dışarıdaki görüntülerle yetiniyoruz.

Porsuk’un etrafından çekim yapıyoruz.

Ayşe Ünlüce bize el salladı.

O an kendimizi gerçekten magazin basınında hissettik.

“Başkan bahçede kahve keyfi yaptı, gazetecilere el salladı…”

Eksik olan tek şey arka fonda romantik bir müzikti.

Derken Odunpazarı Belediye Başkanı Kazım Kurt’un bahçeye katılmadığını gördük.

Çıkıyordu.

Aracına doğru ilerledi.

“Tamam” dedik.

Belki içeride konuşmazlar ama en azından dışarıda iki cümle alırız.

Kazım Başkanın aracına bindi ve bize yaklaşıyor.

Ben de kendi kendime hesap yapıyorum:

“Önüne geçsem mi? El işareti yapsam mı? Camı açar mı?”

Gazetecilik ile mahcubiyet arasında ince bir çizgi var.

Ben o çizginin üzerinde yürümeye karar verdim.

Aracın önüne geçtim.

El kol hareketleri yaptım.

Araç biraz yavaşladı gibi oldu.

Hepimiz heyecanlandık.

“Cam açılıyor galiba” dedik.

Açılmadı.

Araç usulca ilerledi.

Ben de arkasından koşsam mı diye düşündüm.

Sonra gazetecilik tarihine “belediye başkanının aracının peşinden koşan muhabir” olarak geçmekten korktum.

Geri döndük.

Kafeye oturduk.

Umudumuz azalmaya başladı.

“Herhalde kimse konuşmayacak” dedik.

Tam vazgeçiyorduk ki Gazi’den öneri geldi:

“Biraz daha bekleyelim ve gidelim.”

Haklıydı.

Sonra baktık Sivrihisar Belediye Başkanı Habil Dökmeci ayrılıyor.

Yeni hedef belli!

Aracı durduracağız.

İki cümle yeter.

Tam o sırada araç geliyor.

Ben yine harekete geçtim.

Aracın önüne geçtim.

El kol hareketleri…

Ama bu sefer arkadaşlar gülmekten kırılıyor.

“Sen hiç mi otostop çekmedin?” dediler.

Haklılar.

Çünkü benim yaptığım otostop değil, trafik güvenliği açısından incelenmesi gereken bir hareketti.

Araç o kadar hızlı geliyordu benim el kol hareketleri bir işe yaramadı.

O an anladım…

Ben yıllardır haber peşinde koşuyormuşum ama meğer otostop konusunda hiçbir yeteneğim yokmuş.

Bir süre daha bekledik.

Kendi aramızda senaryolar üretmeye başladık.

“Kesin biri rest çekti.”

“Biri Yeni Parti’ye gidiyor.”

“Biri CHP’de kalıyor.”

Gazetecilikte bazen bilgi gelmez, siz de boşlukları hayal gücünüzle doldurmaya başlarsınız.

Benim senaryoya göre…

Ahmet Ataç erken çıktı, kesin kızdı.

Kazım Kurt zaten istifa etti, yeni oluşuma yakın.

Diğerleri CHP’de devam.

Tabii gerçek neydi bilmiyoruz.

Çünkü bizim asıl mücadelemiz siyasetle değil, kapıyla ve araçlarla olmuştu.

Son kozumuzu oynamaya karar verdik.

“Kameraları açın” dedim.

“Porsuk’un karşısına geçelim.”

“Ne konuştunuz başkanım!” diye bağıralım.

Belki konuşmazlar ama mutlaka bir tepki verirler.

Gazetecilikte bazen planlar çok mantıklıdır.

Bazen de sonradan düşününce insan kendi kendine güler.

Biz de güldük.

Hatta ben bir ara gerçekten bağırmayı düşündüm.

Tam kalkıyoruz…

Ayşe Başkan yine bize el salladı.

İşte o an bütün yorgunluk gitti.

“Ne konuştunuz başkanım!” diye bağırırken, “Gelsenize” der gibi bir hareket yaptı.

Bizim ekip bir anda koşmaya başladı.

İnanın hiçbir habere böyle koşmadık.

Ne böyle heyecanlandık ne de böyle sevindik.

Otostopa gerek kalmadı.

Ama günün sonunda şunu öğrendim…

Siyasetçiden demeç almak zor iş.

Bazen kapı beklersiniz, bazen bahçe beklersiniz, bazen de aracın önünde otostop çekersiniz.

Velhasıl o gün anladım ki belediye başkanından demeç almak için bazen gazeteci olmak yetmiyor, biraz da otostopçu olmak gerekiyormuş.

Neyse…

Bu kez araçlarını durduramadım ama…

Kısmet artık…

Belki bir gün birini durdururum.