6 Şubat 2023… Takvimde sıradan bir gün gibi duran ama bu toprakların hafızasına silinmeyecek şekilde kazınan bir tarih. Kahramanmaraş’ın Pazarcık ve Elbistan ilçelerinde, art arda yaşanan 7,8 ve 7,6 büyüklüğündeki iki büyük deprem; yalnızca binaları değil, hayatları, hayalleri, düzenleri yerle bir etti. On binlerce insan hayatını kaybetti, milyonlarca vatandaş bir gecede evsiz kaldı. O gün sadece şehirler yıkılmadı; güven duygusu da enkazın altında kaldı.
Aradan iki yıl geçti. Peki yaralar sarıldı mı?
Ne yazık ki bu soruya gönül rahatlığıyla “evet” demek mümkün değil.
Bugün hâlâ konteyner kentlerde yaşam mücadelesi veren insanlar var. Hâlâ sabah uyandığında “bugün nasıl geçineceğim” diye düşünen aileler var. Hâlâ çocuğuna harçlık veremediği için başını öne eğen babalar, hâlâ evladının mezarına sarılıp gözyaşı döken anneler var. Deprem bitti belki ama etkisi bitmedi. Çünkü deprem sadece yerin altından gelmedi; hayatın tam ortasına düştü.
Ve insan ister istemez sormadan edemiyor:
Eskişehir böyle bir durumda kalsaydı, bizim halimiz ne olurdu?
Bu soru ürkütücü olduğu kadar öğretici de. Çünkü Eskişehir, bir deprem gerçeğinin tam ortasında yer alıyor. Fay hatları, riskli yapılar, yıllanmış binalar, plansız kentleşme… Bunların hiçbiri bize yabancı değil. Ama çoğu zaman “bize bir şey olmaz” rahatlığıyla yaşıyoruz. Ta ki başka bir şehir yıkılana kadar.
Kahramanmaraş’ta, Hatay’da, Adıyaman’da yaşananlar aslında bize tutulmuş bir ayna değil miydi? O aynaya bakıp kendimizi sorguladık mı? Kaç binamız gerçekten depreme dayanıklı? Kaç sokakta acil toplanma alanı var? Kaç vatandaş deprem anında ne yapacağını biliyor? Ve en önemlisi: Bir felaket sonrası gerçekten hazır mıyız?
Deprem sonrası yalnızca beton değil, sosyal hayat da çöker. İşini kaybeden esnaf, iflas eden işletmeler, eğitimden kopan çocuklar, psikolojik olarak çöken bireyler… Bunların hepsi zincirleme bir yıkımın parçalarıdır. Kahramanmaraş’ta bugün hâlâ “yeniden başlamak” kelimesinin ne kadar ağır bir yük olduğunu görüyoruz. Sıfırdan bir hayat kurmak, sandığımız kadar romantik bir cümle değil; aksine son derece acı bir gerçek.
Eskişehir’de böyle bir tablo yaşansaydı, biz bu yükün altından kalkabilir miydik? Dayanışmamız ne kadar güçlü olurdu? Yerel yönetimler, kurumlar, sivil toplum örgütleri, bireyler… Herkes elini taşın altına koyar mıydı, yoksa sorumluluk yine birkaç kişinin omzuna mı bırakılırdı?
Bu soruları sormak felaket tellallığı değil. Aksine, hayatta kalma refleksidir. Çünkü deprem konuşulmadıkça küçülmez; görmezden gelindikçe büyür. Kahramanmaraş’ta yaşananlar bize şunu çok net öğretti: Depreme hazırlık, depremden sonra değil; deprem olmadan önce yapılır.
Dileğim, Eskişehir halkı olarak böyle acı bir deneyimi hiçbir zaman yaşamak zorunda kalmamamız. Ama sadece dilemek yetmez. Hatırlamak, ders çıkarmak ve harekete geçmek gerekir. Çünkü bir gün yine aynı soruyla karşı karşıya kalabiliriz:
“Ya biz olsaydık?”
O gün geldiğinde bu sorunun cevabı, bugün attığımız adımlarda gizli olacak.