Toprak sadece üzerinde yürüdüğümüz bir zemin değildir. O, bir hafızadır. İçinde geçmişi saklar, bugünü besler, yarını büyütür. Eskişehir’in Sarıcakaya–Mihalgazi hattında yaşananlar ise tam da bu hafızanın nasıl bir sınavdan geçtiğini gösteriyor.
Alpagut–Atalan bölgesinde planlanan altın-gümüş madeni projesi için yapılan bilirkişi incelemesi, aslında teknik bir süreçten çok daha fazlasını ortaya koydu: İnsan ile doğa arasındaki kırılgan dengeyi.
O gün orada toplanan kalabalık sadece bir protesto değildi. Bu, “geçimimizi, suyumuzu, toprağımızı korumak istiyoruz” diyen insanların ortak sesiydi. Çünkü mesele yalnızca bir maden projesi değil; bir yaşam biçiminin, bir ekosistemin ve bir geleceğin sorgulanması.
Bugün altın uğruna kazılmak istenen o topraklar, yarın geri getirilemeyecek değerler taşıyor. Tarım yapılan, ürün alınan, insanların geçimini sağladığı bir alanı “ekonomik kazanç” adı altında riske atmak, kısa vadeli bir bakış açısının en net örneği. Oysa gerçek zenginlik; üretilebilen, sürdürülebilen ve gelecek nesillere aktarılabilen değerlerdir.
Bir de işin en ürkütücü boyutu var: siyanür.
Madencilikte kullanılan siyanür, kontrol altında tutulmadığında sadece toprağı değil, suyu ve havayı da zehirleyebilecek bir madde. “Kontrollü kullanım” söylemi kulağa güven verici gelebilir ama doğa matematikle değil, dengeyle çalışır. Bir sızıntı, bir hata, bir ihmal… ve sonuç yıllarca temizlenemeyecek bir tahribat.
Daha önce benzer örnekleri gördük. Toprakların nasıl çoraklaştığını, suyun nasıl kullanılamaz hale geldiğini, insanların yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda kaldığını biliyoruz. Bu yüzden “bize bir şey olmaz” demek, gerçekle bağını koparmış bir iyimserlikten ibaret.
Sarıcakaya ve Mihalgazi hattı sıradan bir coğrafya değil. Mikroklima özelliğiyle tarımın can damarı olan bu bölge, aslında Eskişehir’in nefes aldığı yerlerden biri. Böyle bir alanı riske atmak, sadece bugünü değil, yarının gıda güvenliğini de tehlikeye atmak demek.
Benim asıl dikkat çekmek istediğim nokta şu: Biz doğayı korumayı bir “tercih” olarak görmeye devam ettiğimiz sürece bu tartışmalar bitmeyecek. Oysa bu bir tercih değil, zorunluluk. Çünkü doğa giderse ekonomi de gider, yaşam da gider.
Toprağın üstünde yaşayan bizler, o toprağın sahibi değiliz; sadece emanetçisiyiz. Ve emanet, onu devraldığımızdan daha kötü bir halde bırakılmamalı.
Bugün Sarıcakaya’da yükselen ses, aslında çok daha büyük bir sorunun yankısı: Kalkınma dediğimiz şey, gerçekten ne pahasına?
Eğer cevap; susuzluk, verimsiz topraklar ve sağlıksız bir gelecekse, o kalkınmayı yeniden tanımlamak zorundayız.
Çünkü bazı şeyler altından daha değerlidir.
Mesela bir avuç temiz toprak.
Mesela içilebilir bir su.
Mesela nefes alabileceğimiz bir gelecek.
Esen kalın.