“Dost sağlamsa hasım fark etmez” sözünü derin bir iç çekerek yüksek sesle söyledim şu an.

Aslında çok geniş bir mefhum bu…

Ama ben bu sefer siyaset özelinde yükseldim.

Efendim vefa duygusu insana af buyurun, katırın çıkamayacağı yokuşu hatır ile çıkartan bir duygudur.

Ve maalesef gelin görün ki yokuşlar keskinleşti daha da yükseldi ama ne hatır bilen var ne de dönüp katıra bakan…

Siyasette sadakat aranır, donanım aranır, vizyon aranır ve tabii ki şüphesiz maddi donanım en çok aranandır. Ama enteresan olan “Maksat…” deyince de aşağı yukarı herkesinki aynıdır.

Çalıştaylar düzenlenir.

Amaç?

Eşittir?

Ne çalışıldı, ne öğrenildi, elde ne var?

Vefa yemekleri hele ah! Kaç kere? Nerelerde?

İnanın mübalağa etmiyorum,

“Ya işte şu tuttu götürdü, vallahi meraktan gittim, arkadaşları göreyim diye gittim, ya işte şöyle kötü bir organizasyondu, ayakta kaldım, aç kaldım.”

Dudak büktüren, çokça şey söyleyecekken uzunca susturan, çıkılması gereken o yokuşu hiç görmemiş, farkında bile olmayan,

“Dava ne?” diye sorsan “Vallahi ben benim oğlanı işe yerleştirsinler diye girdim partiye..” diye en az elli aynı beyanda bulunanlar ile dolu.

Vefa?

Adım atıp incittiğin toprağın bile hakkını bilmek kadar incedir.

Ter dökmeye, anadan geçmeye, yardan geçmeye, serden geçmeye, paradan puldan geçmeye var mısınız?

Bu lime lime olmuş bir yürekten taşan ifadeleri hatırlıyor musunuz?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın tarihi konuşmasının en can alıcı ifadeleridir.

Ama ne o boştu bunları söylerken, ne etrafındakiler…

Dinlemiş olmak için dinlemediler.

Anladılar bu ortak derdin isteseler de istemeseler de muhatabı olduklarını.

Kimse “Yokum” demedi, diyemezdi.

Ve işte o günden sonra hiçbir yokuş için katır aranmadı.

Hatır büyüktü.

Ve engel görülen hiçbir şey yoktu.

O günden bugüne geldiğimizde maalesef toplanıp toplanıp dağılan kalabalıklar,

konuşup konuşup maalesef hiçbir şey bilmeden anlamadan dağılan partililer haline geldiler.

Dava insanları yoklamada var ama hiçbiri artık önde değil.

Partililerden ibaret bir siyaset anlayışı bu cenahı her geçen gün umutsuzluğa sürüklemeye başladı.

Amacın tamamen şahsi kaygılardan ibaret olması, biz olgusunun değil bencilliğin hüküm sürdüğü, “Ben ne katabilirim?” anlayışının değil de “Bana ne katarlar?” hesabının yapıldığı, ceketi giyenin siyasetçi oluverdiği eşittiri olmayan bambaşka bir eğri çizgi…

Oysa teşkilatlar aynı zamanda bir okuldur.

50 yaşının üzerindeki hanımların kucağında çantası, montunu bile çıkarmadan “Toplantıya geldik, onlar anlatacaklar biz de buradan güne gideceğiz.” pozları gibi bir şey değildir.

Siyaset muhatap almaktır.

Her bir bireyin, sorulabilecek her soruya, yapılabilecek her eleştiriye altı dolu cümleler ile cevap verebileceklerden oluşan teşkilatlar ister.

Siyaset, Devletin meselelerini en ince detayına kadar hassasiyet ile vâkıf olmayı ister.

“Bugün şurada partinin yemeği var, şu gün şurada…” dan ibaret haline gelmiş bir siyasi anlayış sadece sosyal bir etkinliktir.

Sosyete pikniğidir.

Siyaset, istemek değil isteyene de her istediğinizi veririz vaadi ile yapılamaz.

Haydi, manidar bir hikâye ile bitirelim ve “Vay arkadaş!” deyip derin bir nefes alalım.

Nasıl olsa etkisi ve düşündüreceği sadece beş dakika…

Efendim Padişah kasideyi beğenince “Şairi çağırın ihsanda bulunalım.” buyurmuş.

Şairi hünkarın huzuruna çıkarmışlar, hünkarın önünde el pençe divan bekliyor.

“Dile benden ne dilersen!“ demiş hünkar. Güzelliğe bakar mısınız?

Ne müthiş bir an!

Şair başı önünde,

“Kulunuz bir av köpeği ister hünkarım. ” demiş.

Herkes şaşkın, padişah şaşkın…

Hünkarın huzurundasın ve av köpeği istiyorsun.

“Herhalde ihtiyacı bu ki bunu istiyor.” diye düşünmüşler ve “Av köpeği verilsin.” denmiş.

Şair devam etmiş: “Hünkarım ava neyle gideceğim bir de onu düşünmek lazım.” demiş.

At da istiyor belli ki…

“Peki.” demiş “Bir de at verelim.”

Şair yine devam etmiş,

“Hünkarım ata kim bakacak?”

“Bir de seyis versinler sana.” demiş..

Düşününce, şaire bir hak verilmiş o da istiyor.

Ahali de bir tebessüm…

Şair yine devam ediyor:

“Hünkarım at, seyis nerede barınır? Yer lazım.”

“Ya bir de köşk versinler.” demiş hünkar.

Hay hay köşkü de almış şair efendi.

“Peki nasıl geçiniriz ne yeriz? Ne içeriz hünkarım?” diye yine devam etmiş.

“Ya 500 de altın verin Şair Efendi’ye.” demiş Padişah.

Tam devam edecekken Padişah şairden önce davranmış:

“Bana bak Şair Efendi!” demiş.

“Hesapları tutmak için bir kethüda bir de mühasipdar istersen av köpeğini geri alırım ha!” demiş.

Ve evet dostlar,

İstemeyi bilmek mühim de duracağın yeri bilmek daha mühim.

Sayın Cumhurbaşkanım, av köpeğini geri alınız efendim.

Artık kimse yârdan, serden geçmiyor maalesef.