Sıkıldık değil mi siyasetten,

İzninizle bu kez kalemi siyasetin acizmişcesine ve bu acziyetin imkansızlığına inandırıldığı çizgiden başlamak istiyorum söze..

Mevzuyu siyasilerin avucundan alıp kendi önümüze bir koyalım istiyorum..

Belki bu kadarı bile aydınlatır bizi, rahatlatır vicdanımızı,

Ben’cillik yakınlığında nasıl nefes kesilir, Sen’cilik kutbunda nasıl dönülür yaşasak da alışmışız farkında değiliz çünkü.

"Değişmemiz gerekiyor" dediğimiz hayal başkasına parmak sallayarak değil, o parmağı kendimize çevirerek başlayacak. Dürüst olana "saf", kurallara uyana "beceriksiz", hakkıyla bir yere gelmeye çalışana "enayi" gözüyle baktığımız o çarpık teraziyi kırmadan düzelemeyiz dostlar..

Artık kırık da olsa bir aynanın karşısına dikilme vakti geldi de geçiyor..

Artık oturup itiraf edelim kendimize. Liyakatsizliğin ahlaksızlığın bir sonucu olduğunu konuşalım mesela.

Ya da mesela kendi oğlumuz, kendi kızımız, kendi akrabamız liyakati olmadan bir işe yerleşince "bizim iş görülsün de" mantığını bırakmadığımız sürece aynı acıları aynı çürümeyi yaşamaya devam edeceğimizi oturup konuşalım.

Liyakati "bizden olan kazansın" kabileciliğine kurban ettiğinizde, vasatın iktidarını da beraberinde ilan etmiş olursunuz. Vasatın iktidarında da değerler hiyerarşisi altüst olur bu defa. Kurnazlık zekâ, sadakat yetenek, yılışıklık diplomasi falan sanılır. Haksızlığın normalleştiği yerde ölçüler de bozulur haliyle. İltimas hak, adam kayırma dostluk zannedilir.

Siyaseti inşa eden toplum. Yani sen ben o.

Çünkü devlet gökten zembille inmez; senin vicdanının, benim adaletimin, onun ahlakının somutlaşmış halidir Devlet

Devlet; sokaktaki insanın, esnafın, öğretmenin, mühendisin, yani bizim toplam ahlakımızın kristalize olmuş hali.

Pınarın gözü bulanıksa, akarsuyun berrak olmasını bekleyemezsiniz..

Aslında o suçu sadece siyaset kurumuna atıp kenara çekilemeyiz. Aynaya bakacağız. "Benim adamım" anlayışını, "işimi görsün de gerisi önemli değil" hesabını lugatımızdan silmediğimiz sürece, vasatlık kaderimiz olmaya devam eder.