Dün 1 Mayıs’tı. Meydanlarda emek konuşuldu, alın teri konuşuldu, üretim konuşuldu. Her meslek grubunun sorunları dile getirildi. Ancak yine bir meslek grubu vardı ki sesi çoğu zaman olduğu gibi bu kez de yeterince duyulmadı: Gazeteciler.
Özel günlerde çalışan, bayramda nöbet tutan, depremde enkaz başında olan, yangında dumanın içine giren, selde çamura bata çıka yayın yapan gazeteciler… Yani toplum uyurken çalışan, toplum öğrenirken yorulan insanlar.
Anadolu Üniversitesi’nde düzenlenen programda Basın İlan Kurumu Genel Müdürü Abdulkadir Çay’ın yaptığı konuşma önemliydi. Yapay zekânın gazeteciliğe etkilerinden söz etti, iş kaybı riskine dikkat çekti. Haklıydı. Çünkü bugün gazetecilik yalnızca ekonomik darboğazla değil, teknolojik bir kuşatmayla da karşı karşıya.
Ama burada daha sert ve daha gerçek bir soruyu sormak gerekiyor: Gazeteciliği gerçekten yapay zekâ mı bitirecek, yoksa yıllardır gazeteciyi değersizleştiren düzen mi?
Türkiye’de gazetecilik uzun süredir emeğinin karşılığını alamayan mesleklerin başında geliyor. Genç iletişim fakültesi mezunları asgari ücret seviyesinde maaşlarla işe başlıyor. Deneyimli muhabirler yıllarca sahada çalışmasına rağmen geçim sıkıntısı çekiyor. Basın kartı taşıyan insanlar ay sonunu hesaplıyor. Kira, fatura, ulaşım derken haber peşinde koşan gazeteci kendi hayat haberine yetişemiyor.
Bir yanda “özgür basın demokrasinin temelidir” deniliyor, diğer yanda o basını ayakta tutan emekçiler yoksulluğa mahkûm ediliyor. Bu çelişki artık gizlenemiyor.
Şimdi buna bir de yapay zekâ eklendi. Artık muhabir yerine program, editör yerine algoritma, foto muhabiri yerine otomasyon hayalleri dolaşıyor. Çünkü mesele kaliteli habercilik değil; daha ucuza, daha hızlı, daha az personelle içerik üretmek. İnsan emeğini azaltıp maliyeti kısmak isteyen anlayış, yapay zekâyı bir yenilik değil fırsat olarak görüyor.
Oysa yapay zekâ olay yerine gitmez. Soğukta saatlerce açıklama beklemez. Bir annenin gözyaşını fark etmez. Bir işçinin çatlamış ellerini görmez. Bir çocuğun korkusunu satır aralarında hissedemez. Vicdanı yoktur, sezgisi yoktur, toplumsal sorumluluğu yoktur. Çünkü haber yalnızca kelime dizmek değildir; insanı anlamaktır.
Teknolojinin gelişmesiyle birlikte çalışma hayatı da değişiyor. Dijitalleşme, otomasyon ve yapay zekâ birçok sektörü dönüştürüyor. Bu dönüşüm doğru planlanırsa kolaylık sağlayabilir. Ancak gerekli eğitim, uyum politikaları ve sosyal koruma mekanizmaları kurulmazsa çalışan açısından yeni belirsizlikler doğurabilir. İnsanlar artık yalnızca bugünkü işini değil, birkaç yıl sonraki mesleğini de düşünüyor.
Burada temel mesele, çalışanı yalnızca üretimin bir parçası olarak görmekten vazgeçmektir. Emek, sadece ekonomik veri değildir. Her maaş bordrosunun arkasında bir aile bütçesi, bir çocuk geleceği, bir kira hesabı, bir yaşam mücadelesi vardır. Çalışan insanın huzuru bozulduğunda toplumun dengesi de bozulur.
1 Mayıs bu yüzden sadece kutlama günü değildir. Bir hatırlatma günüdür. Adil ücretin, insanca çalışma koşullarının, sosyal güvencenin, fırsat eşitliğinin ve emeğe saygının ne kadar gerekli olduğunu hatırlatma günüdür.
Dün meydanlarda söylenen sözlerin bugün de anlamı varsa, asıl mesele 2 Mayıs sabahı neyin değiştiğidir. Çünkü emekçinin ihtiyacı alkış değil; geçinebileceği ücret, güvende hissedeceği çalışma ortamı ve umutla bakabileceği bir yarındır.
Esen kalın.