CHP Eskişehir Gençlik Kolları’nda yaşanan son istifa, yüzeyden bakıldığında “kriz”, “kaos” ya da “örgütsel çalkantı” olarak okunabilir. Oysa mesele ne bir kişinin istifasıdır ne de koltuk değişimleridir. Asıl mesele, uzun süredir konuşulmayan, ertelenen ve üzeri örtülen bir yapısal tıkanmadır.
Oğuzhan Demir’in istifası, bir sonuçtur. Ancak bu sonucu doğuran nedenler yeni değil. Parti içindeki uyumsuzluklar, kişisel ajandalar, yetki alanı belirsizlikleri ve siyasetin “birlikte üretme” ruhundan uzaklaşması uzun süredir kendini hissettiriyordu. Sadece artık gizlenemeyecek kadar görünür hâle geldi.
Gençlik kolları, teoride partinin en özgür alanıdır. Pratikte ise en fazla denetlenen, en fazla sınır çizilen yapı hâline gelir. Eskişehir’de yaşananlar da bunun somut örneğidir. İl, ilçe, belediye, kadın kolları ve genel merkez ekseninde kurulan görünmez hiyerarşi, gençliğin siyaset üretmesini değil, verilen alan kadar konuşmasını bekliyor.
Yaşanan gerilimleri “kişisel anlaşmazlık” diye okumak büyük bir kolaycılık olur. Çünkü isimler değişse de sorunlar değişmiyor. Dün Tuna Can Ünver, bugün Oğuzhan Demir, yarın bir başkası… Hepsi aynı sistemin içinde aynı noktaya sürükleniyor.
Tartışmalar, görevden almalar, olağanüstü kongreler… Bunların hiçbiri sağlıklı bir örgüt yapısının göstergesi değil. Asıl sorulması gereken soru şu:
Bu kadar kısa sürede bu kadar çok kriz neden yaşanıyor?
Yanıt basit ama rahatsız edici: Çünkü CHP, kendi içinde vesayet meselesini konuşmaktan bilinçli olarak kaçıyor. Gençlik kolları, karar mekanizması değil; kararların uygulayıcısı olarak görülüyor. İtiraz eden, soru soran, alan açmak isteyen ise “uyumsuz” etiketiyle yalnızlaştırılıyor.
Oğuzhan Demir’in istifası bu yüzden bir kriz değil, bir sonuçtur. Kriz çok daha önce başlamıştı. Sadece artık halının altına süpürülemeyecek kadar büyüdü.
Bu tablo, “gençler siyaseti beceremiyor” gibi kolaycı bir sonuca götürülmemeli. Tam tersine, gençler siyaseti ciddiye aldıkları için sorun yaşıyorlar. Çünkü siyasetle vitrin arasında sıkışmak istemiyorlar.
Bugün CHP Eskişehir’de yaşananlar, aslında Türkiye genelinde muhalefetin de yaşadığı bir sıkışmanın yerel izdüşümüdür. Değişim söylemiyle yola çıkıp, değişimin en çok hissedilmesi gereken alanlarda eski reflekslere sarılmak…
Bu yüzden istifaları “iç kaos” başlığıyla sunmak meseleyi hafifletir. Ortada kaos değil, yönetilemeyen bir dönüşüm vardır. Ve bu dönüşüm, gençleri kaybederek yönetilemez.
Son söz şu olmalı:
Görevler geçicidir, evet. Ama gençliğin siyasete olan inancı kalıcı olarak kaybedilirse, bunun telafisi çok daha zor olur.
-------------------------------------------------------
ASGARİ ÜCRET AÇIKLANDI, KİMSE ŞAŞIRMADI
Geçtiğimiz yıllarda asgari ücret açıklandığında ülkede hayat dururdu. Televizyonlar canlı yayına geçer, sokakta mikrofonlar uzatılır, sofralarda hesaplar yapılırdı. Şimdi ise asgari ücret açıklandı, haber aralarında söylendi ve geçildi. Çünkü kimse umut etmiyordu.
Yüzde 27’lik artışla 28 bin 75 liraya çıkarılan asgari ücret, daha cümle tamamlanmadan açlık sınırının altında kaldı. Aralık ayı açlık sınırı 29 bin 828 lira. Yani çalışanlar, resmî olarak “aç kalmadan yaşaması beklenen” rakamın bile altında bir gelirle hayata tutunmaya zorlanıyor.
Ama bu yıl fark şu: Kimse şaşırmadı. Kimse öfkelenmedi. Kimse sokağa dökülmedi. Çünkü insanlar artık zamların, enflasyonun gerisinde kalacağını biliyor. Beklenti düştükçe, tepki de azalıyor. Sessizlik kabullenişe dönüşüyor.
Asgari ücretlinin gündemi artık “nasıl geçinirim” değil, “nereden kısarım.” Et, lüks. Tatil, hayal. Çocukların geleceği ise belirsizlik. Aileler her yıl olduğu gibi kara kara düşünüyor ama bu kez daha yorgun, daha umutsuz.
En acı olan da şu: Asgari ücret, toplumun büyük bir kesimini ilgilendirmesine rağmen artık siyasetin bile merkezinde değil. Çünkü gerçekler o kadar sert ki, rakamların kimseyi ikna etme gücü kalmadı.
Asgari ücret açıklandı. Hayat pahalılaştı. Ama asıl ucuzlayan şey, insanların umudu oldu.
Esen kalın.