Siyasette seçim kazanmak kadar, kriz yönetebilmek de bir liderlik ölçüsüdür. Hatta bazen tarih, sandık sonuçlarından çok zor zamanlarda gösterilen duruşu yazar.

CHP seçilmiş Genel Başkanı Özgür Özel’in son aylardaki siyasi yolculuğuna bakıldığında da tam olarak böyle bir tablo görülüyor.

Parti içinde yaşanan tartışmalar, yargı süreçleri, belediyelere yönelik operasyonlar, mutlak butlan krizi, muhalefeti hedef alan sert siyasi iklim… Her yeni güne farklı bir gündemle uyanan CHP’de, doğal olarak gözler en çok Özgür Özel’e çevriliyor. Çünkü kriz dönemlerinde insanlar sadece ne söylendiğine değil, nasıl durulduğuna da bakıyor.

Özgür Özel’in tercih ettiği yol ise dikkat çekiyor.

Kendisini savunma pozisyonuna çekmek yerine meydanlarda olmayı seçiyor. Ankara’dan açıklama yapmakla yetinmiyor; şehir şehir dolaşıyor, vatandaşın arasına giriyor, kürsülerden olduğu kadar sokaklardan da siyaset yapıyor.

Eskişehir ziyareti de bunun güçlü örneklerinden biriydi.

Hafta içi olmasına rağmen programa gösterilen ilgi, yalnızca bir parti organizasyonunun başarısı olarak okunamaz. Kongre Merkezi’nde başlayan programın ardından Hamamyolu’na taşan kalabalık, aslında vatandaşın lideri yakından görmek istediğini gösteriyordu.

Özgür Özel’in yürüyüş boyunca sergilediği tavır ise belki de konuşmalarından daha fazla dikkat çekti.

Koşmadan…

Acele etmeden…

Koridorlar oluşturmadan…

İnsanlara dokunarak yürüdü.

Selam verdi.

Fotoğraf çektirdi.

Dinledi.

Bir vatandaşın gözyaşları içinde kendisine sarılarak, “Başkanım, size çok üzülüyoruz.” demesi ise günün en çarpıcı karelerinden biri oldu.

Elbette herkes Özgür Özel’in siyasi çizgisini benimsemek zorunda değil. Söylediklerine katılan da olur, eleştiren de. Ancak farklı görüşlere sahip olmak, sergilenen tavrı objektif biçimde değerlendirmeye engel değildir. Çünkü liderlik, sadece kürsüden yüksek sesle konuşmak değildir. Liderlik, baskının arttığı dönemlerde sakin kalabilmektir. Ses yükseldikçe üslubu koruyabilmektir. Her gün yeni bir tartışmanın içine çekilmeye çalışılırken, gündemini kaybetmemektir. Belki de bu yüzden Eskişehir’deki programın en dikkat çeken yanı sloganlar değil, Özgür Özel’in yürüyüşüydü.

Ancak aynı tabloyu ne yazık ki koruma ekibinde görmek mümkün olmadı. Elbette korumaların görevi Özel’in güvenliğini sağlamak. Kalabalık organizasyonlarda riskleri hesaplamak ve olası olumsuzlukların önüne geçmek zorundalar. Buna kimsenin itirazı olamaz. Fakat güvenliği sağlamak ile sert üslup kullanmak aynı şey değildir. Özellikle görevini yapan basın mensuplarına karşı sergilenen tavırlar, günün en hoş olmayan görüntülerinden biri olarak hafızalarda yer etti. Gazeteciler de o programın bir parçasıydı. Kamuoyunun haber alma hakkını yerine getirmek için oradaydılar.

Siyasetçiler yıllarca vatandaşın gönlünü kazanmak için emek verir. Bir tebessüm, bir tokalaşma, bir samimi cümle bazen aylarca yapılan çalışmadan daha fazla karşılık bulabilir. Ancak tam tersine, birkaç dakikalık gereksiz bir sertlik de bütün o olumlu atmosferin konuşulmasını engelleyebilir. Eskişehir programının ardından sosyal medyada en çok konuşulan konulardan birinin korumaların tavrı olması aslında bunun göstergesi. Koruma görevlileri yalnızca güvenlikten sorumlu değildir; istemeden de olsa temsil ettikleri ismin kamuoyundaki algısının bir parçası hâline gelirler.

Eskişehir’de yaşanan tablo aslında iki farklı fotoğraf ortaya koydu.

Bir tarafta vatandaşla temas kurmaya çalışan, sakin ve samimi bir siyasi lider…

Diğer tarafta ise bu samimiyete gölge düşüren gereksiz sertlikler…

Sonuçta insanların aklında kalan çoğu zaman konuşmalar değil, yaşanan anlardır. Ve bazen tek bir müdahale, saatler süren emeğin önüne geçebilir. Siyasette kazanılan güven kolay oluşmuyor. Onu korumak ise yalnızca liderlerin değil, onların etrafındaki herkesin ortak sorumluluğu.