CHP’nin seçilmiş Genel Başkanı Özgür Özel geçtiğimiz gün Eskişehir’e geldi.

Yoğun ve zor bir programdı.

Atatürk Kültür Merkezi’nde grup toplantısını yaptılar.

Vallahi giderken ayaklarım geri geri gitti.

"Şimdi" dedim, "görüntü almaya çalışacağız; soldan koruması atlayacak, sağdan fotoğrafçısı zıplayacak. Ben yine gerileceğim."

Bu kez kendime sakin kalacağıma söz vererek gittim.

Her şey normaldi.

Kürsüden fotoğraf çektik.

Ben de o esnada kulaklıktan Ali Mahir Başarır'ın röportajını deşifre etmeye çalışıyorum.

Yavaş yavaş ilerlerken yan tarafta bir hengâme olduğunu fark ettim.

Korumanın bir basın emekçisi arkadaşımızın yakasından tutup tartakladığını ve "Alık alık bakacağına hadi ineceksen in be!" dediğine şahit oldum.

Yok...

Benim habere gelmeden önce kendime verdiğim sözler o anda uçtu.

Kan beynime sıçradı.

"Sen kimsin?" diye bağırmaya başladım.

Zaten benim nereden çıktığımı bile anlamadı saldırıya uğrayan.

Yok, o konuda iyiyimdir.

Hızlı şekilde yetişirim.

Bu kez güvenlik de bana dönüp "Sen kimsin?" diye üzerime yürüdü.

Araya birileri girdi.

Bir yandan da düşünüyorum...

Özgür Özel sahneye çıkıp konuşmasını yapacak.

"Vallahi bilerek yapıyorum sanacaklar artık." dedim içimden.

Sessizce kenara geçip oturdum.

Hamamyolu'na yürüyüşe geçeceklerini bilmiyordum.

Program bitti.

Bir anda yürümeye başladılar.

Ben de arkadan geliyorum.

"Artık yürüyüşten bir iki kare alayım, olaysız dağılayım." derken...

Korumanın tekinin yanında yürüdüğümü fark ettim.

"Özge, yoruldun be..." demez mi?

Şok oldum.

"Vallahi adımı iyi öğrenmiş." dedim.

Ben de gülümseyerek,

"Vallahi yoruldum... Savaşmaktan yoruldum." dedim.

Sonra…

"Hadi gel, seni içeri alacağım." dedi.

Aldı mı beni kortejin en başına...

Bir an heyecan yaptım.

Öyle bir an ki...

Gazeteci misin, insan mı?

Bir çekindim.

Özgür Bey bana bakıyor ama...

Bir şey de diyemiyor sanki…

Hatırlıyor beni, yemin ederim.

Utana sıkıla selfie alayım derken...

Hemen kareye giriyor.

"Senin adın ne?" diyor.

"Özge Zaim." diyorum.

Söz verdim ya...

Soyadımı da bilsin.

"He tamam, bildim. Geçen korumaları delen kız... Savaş muhabiri gibi. Senim için öyle dedim" diyor.

Ben de "Şimdi gene biriyle papaz oldum." diyorum.

Gülüşüyoruz.

"Çok delikanlısın." diyor.

"Hangi gazete senin?" diye soruyor.

"Şehir Gazetesi." diyorum.

"He tamam, Şehir Gazetesi." diyor.

"Görüşürüz Özge."

İşte o "Özge" o an bambaşka bir anlam kazanıyor.

İsmim sanki ilk kez bu kadar güzel geliyor kulağıma.

Uçuç uçuş bir duygu!

Anlatılmaz yaşanır.

Bu yazıyı bir gazeteci olarak değil, bir insan olarak yazıyorum.

Sonra düşünüyorum…

"Savaş muhabiri gibi..."

Aslında ne kadar isabetli bir tespit.

O cümleyi duyunca fark ettim.

Ben gerçekten hep bir savaşın içindeyim.

Haberlerle bile savaşıyorum yeri gelince.

Her haberin ardından...

Her köşe yazımın ardından...

Her tweetimin ardından...

Yorgun ve bitkin çıkmam belki de bundan.

Hayat zaten başlı başına bir mücadele.

Ve o gün Özgür Özel bunu iki kelimeyle özetledi:

"Savaş muhabiri gibi..."

Belki cephede değilim.

Ama hakikatin peşinde yürüyen her gazeteci biraz savaş muhabiridir.

He birde yaşamak savaşmaktır ve yenilgilerin ardından yeniden ayağa kalkabilmektir.