Gündem o kadar boş ki...
İnanın, yazacak bir şey bulamıyorum.
Yazmasam, "Neden yazmadı?" diyecekler.
Yazsam, "Konu mu kalmadı?" diyecekler.
Zorlama yazıları da sevmiyorum.
Bir konuya hâkim değilsem sırf sütun dolsun diye kalem oynatmayı kendime yakıştıramıyorum.
Aslında mesele yazacak konu bulamamak değil.
Mesele konuşmaya değer konu bulamamak.
Her gün ekranlara bakıyorum.
CHP kulislerini tarıyorum.
Telefon görüşmeleri yapıyorum.
Aynı isimler, aynı tartışmalar, aynı hesaplaşmalar...
Bir ara dedim ki:
"Lay lay bir yazı yazayım."
Ama onu da yapamıyorum.
Çünkü bu memlekette ne zaman biraz yumuşasam, "Özge eski Özge değil" diyenler çıkıyor. Sert yazınca rahatsız olanlar var, yumuşak yazınca da özleyenler...
Kimseyi memnun etmek gibi bir derdim yok ama insan ister istemez duyuyor.
İki baba yazı yazdım.
Üst üste oldukça sertti.
Sonra kendi kendime dedim ki:
"Frene bas Özge."
Çünkü gazetecilikte de direksiyon hâkimiyeti önemlidir.
Sürekli gaz pedalına basarsan virajı alamazsın.
Sürekli frende kalırsan da yol gidemezsin.
Denge lazım.
Ben de son dönemde biraz onu yapmaya çalışıyorum.
Gerçi bunu da yanlış anlayanlar oluyor.
Bir de haber kaynakları meselesi var.
Kalem sert olunca bazıları darılıyor.
Küsenler oluyor.
Telefonunu açmayanlar oluyor.
Mesajı görüp cevap vermeyenler oluyor.
Ben de bazen onlara içimden küsüyorum.
Ama benim küslüğüm sessizdir.
Onlarınki daha gösterişli...
Sonra bir gün karşılaşıyoruz.
"Yok, canım, olur mu öyle şey?" diyorlar.
Oluyor işte.
Ama olsun.
Çünkü benim işim dost biriktirmek değil, gördüğümü yazmak.
Kişisel meselelerle işim olmadı.
Olmayacak da.
Eleştirdiğim insanlarla aynı masada oturup çay da içerim.
Çünkü yazı başka şeydir, husumet başka.
Bunu ayıramayanlar zaten gazeteciliği de siyaseti de yanlış anlamıştır.
Son günlerde AK Parti'yi yazıyorum.
Muhalefete dönüyorum, orada da hareket yok.
CHP deseniz, aynı tartışmalar.
Aynı gruplar.
Aynı dedikodular.
Özellikle Kemalciler konusunda…
Üstelik çoğu kişi konuşurken cesur, isim vermeye gelince fısıltıya dönüyor.
O yüzden aynı birkaç kişinin etrafında dönüp duruyoruz.
İnsan bir noktadan sonra sıkılıyor.
Şu ara bekliyorum.
Doğru anı bekliyorum.
Ve hissediyorum...
Bu sessizliğin altında bir şeyler birikiyor.
Gündem bugün boş olabilir.
Ama yarın manşet olacak bir fırtına öncesi sessizliğin içindeyiz sanırım.