Eskişehir’de yüzlerce kişi, “Sansüre hayır, habere özgürlük” pankartının arkasında yürüdü.

O yürüyüşte Odunpazarı Belediye Başkanı Kazım Kurt da vardı.

Görüntü güzel, slogan iddialı, verilen mesaj önemliydi.

Peki, insanın savunduğu değerler yalnızca meydanlarda mı geçerli?

Yoksa o değerleri kendi kapısının önüne geldiğinde de savunabilmek mi gerekiyor?

Ben de tam bu noktada soruyorum.

Sayın Kazım Kurt, sansüre karşı yürürken neden aylardır bir gazeteci olarak beni görmezden geliyorsunuz?

Evet, yanlış okumadınız.

Bugün bu satırları, Odunpazarı Belediye Başkanı Kazım Kurt tarafından aylardır kendisine ulaşmaya ve görüşünü almaya çalıştığını, ancak karşılık bulamadığını söyleyen bir gazeteci olarak yazıyorum.

Üstelik bunu ilk kez dile getirmiyorum.

Dün belediyeden arkadaşlara da bu durumu yazacağımı söyledim.

Artık susmanın, görmezden gelmenin ve hiçbir şey olmamış gibi davranmanın anlamı yok.

Çünkü mesele yalnızca benimle ilgili değil.

Mesele, gazeteciliğin ne anlama geldiği ve kamu yöneticilerinin kendilerini eleştiren basına nasıl yaklaştığıdır.

Geçmişte CHP İl Kongresi sürecinde yaşanan delege seçimleriyle ilgili Kazım Kurt’u sert sözlerle eleştirdim.

Yanlış gördüğüm konuları dile getirdim.

Uyardım.

Yapılmaması gerekenleri söyledim.

Zaman içinde eleştirilerimin haklılığı da ortaya çıktı.

Odunpazarı İlçe Kongresinde Rahmi Çınar seçimi kaybetti.

Her ne kadar bu kongrede Kazım Kurt’u desteklemiş olsam da, bunun temel nedeni son kongrede Büyükşehir Belediyesi ekibinin yaptığı yanlışların daha ağır bastığını düşünmemdi.

Elbette onlar da yaptıkları yanlışların bedelini önümüzdeki günlerde ödeyecekler.

Sık sık espriyle, “Ben kaybeden tarafın yanında duran bir gazeteciyim” desem de öngörülerim kimse tarafından hafife alınmasın.

Rahmi Çınar kuantuma göre kaybetmiştir twitini attığımda herkes bana güldü.

Ne oldu?

Hep birlikte izledik.

Ben bir konuda ısrarcıysam yanılma payım yoktur.

Mutlaka gördüklerim vardır.

O kadar da iddialı konuşuyorum.

Ben yanlışları gördüğüm an refleks gösterdiğim için bu bazıları için o an anlam taşımıyor.

Büyükşehir Belediyesi ekibi için gerçekleştirdiğim eleştirilerin de haklılığı zamanla ortaya çıkacak.

Neyse biz sadede gelelim.

Kazım Kurt’un her kararını eleştirmek zorunda değilim.

Her konuda kendisiyle karşı karşıya gelmek gibi bir amacım da yok.

Ancak yanlış gördüğüm bir uygulama varsa bunu yazmak benim mesleki sorumluluğumdur.

Peki, eleştiriye karşılık ne oldu?

Aylardır kendisinden açıklama alamıyorum.

Kendisine soru yöneltme ve görüşünü kamuoyuna aktarma imkânı bulamadığımı söylüyorum.

Buna karşın Kurt’un sadece kendi yayın organında açıklama yapmayı tercih ettiğini görüyorum.

O hâlde sormak gerekiyor:

Kuruma göre mi açıklama yapılıyor?

Soruyu sorana göre mi kapılar açılıyor yoksa eleştirinin içeriğine göre mi kapatılıyor?

Bir belediye başkanı yalnızca kendisini destekleyenlerin sorularını mı cevaplayacak?

Eğer durum buysa ortada ciddi bir basın özgürlüğü tartışması var demektir.

Siyasetçilerin en sevdiği şeylerden biri, iktidarı basın özgürlüğü konusunda eleştirmektir.

Muhalefetteyken özgür basından söz edilir, sansüre karşı çıkılır, gazetecilerin susturulduğu anlatılır.

Peki, aynı siyasetçiler yetki sahibi olduklarında ne yapıyor?

Kendi çevrelerinde bir medya alanı oluşturup yalnızca orada konuşmayı tercih ediyorlarsa, eleştirel gazetecilerin sorularına yanıt vermiyorlarsa, o zaman savundukları ilkelerin samimiyetini sorgulamak da gazetecinin hakkıdır.

Sayın Kazım Kurt, iktidarı eleştirmek elbette hakkınızdır.

Ancak bir başkasının uygulamasını eleştirirken kendi uygulamalarınızın da aynı ölçüyle değerlendirilmesine hazır olmalısınız.

Sansüre karşı olmak, yalnızca başkasının uyguladığı sansüre karşı çıkmak değildir.

Asıl sınav, eleştiri kendi kapınıza dayandığında başlar.

Burada bir ayrımı da netleştirelim.

Bir belediye başkanının her gazeteciye her an demeç verme zorunluluğu olduğu iddiasında değilim.

Ancak kamu görevini yürüten bir siyasetçinin basınla ilişkilerinde şeffaflık, erişilebilirlik ve ayrımcılıktan uzak durma beklentisi vardır.

Benim itirazım da tam olarak bu noktada.

Son dönemde Eskişehir'de dikkatimi çeken bir durum var.

Bazı siyasetçiler kendi iletişim kanallarını ve yayın alanlarını öne çıkarırken, gazetecilerle ilişkilerinde farklı tutumlar sergileyebiliyor.

Ben de şu soruyu soruyorum.

Gazetecilikte ölçü ne olacak?

Mesleki ilke mi siyasi yakınlık mı?

Sorulan sorunun niteliği mi, soruyu soran kişinin kimliği mi?

Bir gazeteci siyasetçiyi eleştirdi diye yok sayılıyorsa, sorularına yanıt verilmiyorsa ve kamuoyunun bilgi edinme hakkı zarar görüyorsa bunun adı en azından ciddi bir iletişim sorunudur.

Bunun bilinçli bir sansür olup olmadığı konusunda elbette somut olaylar üzerinden konuşmak gerekir.

Ancak bir gazetecinin aylar boyunca muhatap bulamadığını söylemesi de görmezden gelinecek bir mesele değildir.

Ben kimsenin basın danışmanı değilim.

Kimsenin siyasi hesaplarına göre yazı yazmak zorunda da değilim.

Ben gazeteciyim.

Yanlış gördüğümü yazarım.

Doğru bulduğumu söylerim.

Gerekirse sert eleştiririm.

Bunları yaparken gazeteciliğin sınırları içinde kalmaya da dikkat ederim.

Ama kimse benden, sırf karşısındaki makam sahibi diye susmamı beklemesin.

Sayın Kurt, sizinle aynı fikirde olmak zorunda değilim.

Siz de benim yazdıklarımı beğenmek zorunda değilsiniz.

Ancak gazeteciliği, yalnızca sizin tercih ettiğiniz mecralarda ve sizin uygun gördüğünüz koşullarda var olabilen bir meslek olarak göremezsiniz.

Bir siyasetçi kendisine yöneltilen eleştirileri beğenmeyebilir.

Bir gazetecinin yorumlarına katılmayabilir.

Bunların hepsi siyasetin ve basının doğal parçasıdır.

Fakat eleştirel gazeteciliğin karşısına sessizlikle çıkıldığında, o sessizliğin kamuoyunda nasıl bir izlenim oluşturduğu da hesaba katılmalıdır.

Benim de bir mesleki itibarım, sorumluluğum ve okurlarıma karşı yükümlülüğüm var.

Kimse beni yok sayarak gazetecilik yapmamı engelleyemez.

Kimse bana hangi konuyu yazıp hangi konuyu yazmayacağımı dikte edemez.

Bizi bostan korkuluğu sananlara açıkça söylüyorum.

Gazetecilik siyasetçinin izin verdiği kadar konuşmak değildir!

Buradan açıkça ilan ediyorum.

Sayın Kazım Kurt, bugüne kadar eleştirilerimi mümkün olduğunca kişiselleştirmeden, gördüğüm yanlışlar üzerinden dile getirmeye çalıştım.

Siyasi süreçlerde tarafların hatalarını değerlendirdim.

Gerektiğinde kendi desteklediğim isimleri ve ekipleri de eleştirdim.

YENİ Parti Odunpazarı İlçe Kongresi sürecinde de tabloyu bu çerçevede değerlendirdim.

Kazım Kurt'u desteklediğim noktalar olsa da Büyükşehir Belediyesi ekibinin yanlış bulduğum tutumlarını ayrıca eleştirdim.

Büyükşehir Belediyesi ekibine ilişkin öngörülerimin de zaman içinde haklı çıkacağını düşünüyorum.

Benim için önemli olan kimin kazandığı değil, neyin doğru olduğudur.

Ancak basın özgürlüğü konusunda sergilenen tutum, artık benim açımdan ayrı bir değerlendirme konusu hâline gelmiştir.

Buradan açıkça ilan ediyorum.

İddialarımı ve eleştirilerimi görmezden gelerek bu tartışmanın ortadan kalkacağını düşünenler yanılıyor.

Bugüne kadar objektif olmaya çalıştım.

Ancak bundan sonra, yalnızca kendi yayın organlarında yer verdikleri siyasetçileri ben de aynı ölçüde eleştirel bir gözle değerlendireceğim.

Çünkü kendi yayın organlarını oluşturup bizi dışarıda bırakmaları, bizi de karşılarına almayı göze aldıkları anlamına geliyor.

“Sansüre hayır, habere özgürlük” demek kolaydır.

Bir pankartın arkasında yürümek de kolaydır.

Zor olan, o pankartta yazan sözleri kendi siyasi pratiğinizde de savunabilmektir.

Sayın Kazım Kurt, başkalarına yönelttiğiniz eleştirilerin aynısı size de yöneltilecektir. Basın özgürlüğünü savunuyorsanız eleştirel gazetecilerin sorularına ve değerlendirmelerine de açık olmalısınız.

Size sorum basit:

Sansüre karşı olduğunuzu söylüyorsunuz.

Peki, eleştirel bir gazeteci olarak benim neden kapalı bir tutumla karşı karşıya kaldığımı düşünüyorsunuz?

Buyurun, açıklayın.

Yanıtınızı yayımlayalım, okurlarımız da değerlendirsin.

Çünkü özgür basın, yalnızca sizinle aynı fikirde olanların konuşabildiği bir alan değildir.

Son olarak şunu da açıkça ifade edeyim.

Ulusal basında sansüre hayır, Özge'ye gelince sansüre evet anlayışını kabul etmiyorum.

Bundan sonra Kazım Kurt'un basınla ilişkisini ve eleştirilere yaklaşımını eleştirel bir gözle değerlendireceğim.

Bu noktadan itibaren siyasi tutumumu da açıkça ortaya koyuyorum.

Kazım Kurt'un bu yaklaşımına muhalifim.

Çünkü Özge'ye sansür uygulayıp başkalarına basın özgürlüğü dersi vermek, özgürlüğü savunmak değil, işine geldiği kadar savunmaktır.