Bir şehir, sadece binalardan, sokaklardan, meydanlardan ibaret değildir. Onu asıl şehir yapan, arka planda sessizce çalışan, kentin geleceğini örmeye çalışan insanlardır. Sivil toplum, bu anlamda şehirlerin görünmeyen omurgasıdır. Tıpkı Eskişehir’de yıllardır eğitim, sağlık ve bilimsel araştırmalar alanında faaliyet gösteren ESBAV gibi…

Ancak geçtiğimiz gün yaşanan bir gelişme, Eskişehir’in sosyal dokusunda dalgalanmalar yarattı. Mahkeme kararıyla ESBAV yönetimine kayyum atandı. Bu, sadece bir vakıf karar defterine düşülen not değil; aynı zamanda kentin belleğine yazılan bir soru işaretiydi: Bir şehre ait bir yapı, bir anda nasıl sahipsiz kalır?

Sadece hukuki mi, aynı zamanda vicdani bir mesele

ESBAV’ın Yılmaz Büyükerşen gibi şehrin hafızasına adını kazımış bir figürle özdeşleşmiş olması, bu gelişmeyi sıradan bir idari müdahale olmaktan çıkarıyor. Elbette hukuk süreci devam etmeli, hatalı bir işlem varsa gereği yapılmalı. Ancak mesele sadece hukuk değil; bu şehirde yaşayanların duygularıyla da ilgili.

Birçok öğrencinin burs aldığı, sağlık alanında sosyal desteklerin sunulduğu, bilimsel projelerin yürütüldüğü bir kurumun bu şekilde gündeme gelmesi, ister istemez güven duygusunu zedeliyor. Çünkü şehirdeki insanlar, bu vakfı bir yardım eli, bir umut kapısı olarak görüyordu.

Son yıllarda birçok kurum ve kuruluş, “kayyum” kelimesiyle tanıştı. Kimisi bunu bir “kurtarma operasyonu” olarak yorumladı, kimisi ise “kamusal alanın siyasallaşması” olarak gördü. ESBAV örneğinde ise durum çok daha hassas. Çünkü mesele bir vakfın yöneticilerinin değişmesinden çok daha fazlası: Bu kentte ortak akıl ile oluşturulmuş bir yapıya toplumun güveninin sarsılması.

Şimdi sorulması gereken şu:

Bir kurumda şeffaflık yoksa elbette hesap sorulmalı. Ama ya o kurum bir kentin toplumsal vicdanını temsil ediyorsa, müdahalenin yöntemi nasıl olmalı?

Vakıflar, halkın güveniyle ayakta durur. Bir vakfın adı her haber bülteninde geçmeye başlarsa, onun asli işlevi gölgelenir. Oysa sivil yapılar sessizlikle, görünmeden, gönülden yürür. ESBAV gibi yıllardır emek verilen bir yapının bu tartışmaların göbeğine düşmesi, bir bakıma bu şehirdeki gönüllülük ruhuna da zarar veriyor.

Bu süreç şeffaf yürütülmeli. Eğer usulsüzlük varsa, kamuoyu tatmin edilmeli. Ama varsa bir karalama ya da siyasi manipülasyon, bu da en az usulsüzlük kadar tehlikelidir. Çünkü bu vakıf sadece bir tabela değil; binlerce Eskişehirlinin emeği, katkısı ve hayaliyle büyümüş bir yapıdır.

Kentler, sadece yönetilmez; aynı zamanda hissedilir. Ve Eskişehir gibi kültürüyle, birikimiyle öne çıkan bir şehirde bu tür müdahaleler, çok daha derinden hissedilir. Belki de şimdi yapılması gereken şey, sadece hukukun değil, vicdanın da sesini dinlemek. Çünkü bu şehir, bir zamanlar “ortak aklın ve uzlaşının” sembolüydü. Umarım yine öyle olur.