Geçtiğimiz günlerde 75 anne ve bebek Dede Korkut Parkı’ndan çıkarıldı.

Hatta çıkarıldı demek hafif kalır.

Atıldı desek yeridir.

Yaşanan olayın ardından etkinliklerini burada yapmayı tercih ettiği için AK Parti’nin parkı olarak özdeşleşen Dede Korkut Parkı’nın faturası da AK Parti İl Başkanı Gürhan Albayrak’a kesildi.

Hiçbir milletvekiline hesap sorulmazken hedefe konulan isim yine Albayrak oldu.

Aslında bu konuyu daha önceki bir yazımda da dile getirmiştim.

Gürhan Albayrak, AK Parti döneminde yapılan parklara ve yeşil alanlara sahip çıkıyor, her yeşil alanı Yılmaz Büyükerşen’in yaptığına inanan insanlara, “Buralar AK Parti hükümeti döneminde yapıldı” mesajını veriyordu.

Bana göre doğru olan da buydu.

Geçtiğimiz günlerde ise Nabi Avcı döneminde konulan yasak nedeniyle 75 anne ve bebek parktan çıkarıldı.

Benim gördüğüm kadarıyla bu olayda Gürhan Albayrak’ın doğrudan bir dahli ya da sorumluluğu bulunmamasına rağmen hesap yine ona soruldu.

Bu durum bir açıdan iyi, bir açıdan kötü.

Muhatap alınması bakımından olumlu değerlendirilebilir.

Ancak yaşanan her olayın sorumluluğunun aynı isme yüklenmesi de bir o kadar tuhaf.

Bazen bana şöyle diyorlar:

“Özge Gürhancı yazamaz. Özge ile Gürhan Başkan kanka (tabiri caiz) eleştiremez!”

Basında öyle bir ilişki ağı oluştu ki herkes birilerinin tarafına yazılıyor.

Birini haklı bulduğunuzda hemen o kişinin hanesine yazılıyorsunuz.

Bir konuda haklı olduğunu söylediğiniz kişinin her yaptığını savunuyormuşsunuz gibi bir algı oluşturuluyor.

Ay, desinler!

Umurumda değil.

Ben zaten Gürhan Başkancıyım, diyorum.

Ama neden?

Ben Zihni Çalışkan dönemini de gördüm. Süleyman Reyhan dönemini de az çok Salih Koca dönemini de hatırlarım.

Ben isimlerden ziyade yönetim anlayışına bakarım.

AK Parti içerisinde hangi dönemde nasıl bir yönetim sergilendiğini değerlendiririm.

Benim ölçüm bu.

Gerçi çok kötü bir huyum var.

Birisi bir konuda üzerime geldiğinde, yazasım varsa bile bazen inadına yazmam.

O da ayrı bir mesele!

Ancak bu olayda sorumluluğun doğrudan Gürhan Albayrak’a yüklenmesi gerçekten tuhaf geldi.

Elbette AK Parti İl Başkanlığı etkinliklerinin Dede Korkut Parkı’nda yapılması, parkın kamuoyunda Albayrak’la özdeşleşmesinde etkili olmuş olabilir.

Fakat kadınların ve bebeklerin parktan çıkarılması üzerinden doğrudan onun sorumlu tutulması başka bir mesele.

Nitekim meslektaşım Güray Ateş’e verdiği röportajda da benim dikkat çektiğim noktaya değinmiş olacak ki, her konuda Gürhan Albayrak’ın hedef gösterilmesinden duyduğu üzüntüyü dile getirmiş.

Bir bakıma sitem etmiş.

Bakın, benzer bir durum CHP’de de Kazım Kurt üzerinden yaşanıyor.

Geçtiğimiz günlerde onunla ilgili yapılan bir açıklamada da meselenin hedefinin Kazım Kurt olduğu vurgulanıyordu.

Bu noktada iki ismin yaşadıklarını birbirine benzetiyorum.

Çünkü teşkilatlarda ve siyasi yapılarda sessiz kalanların sayısı arttıkça gözler doğal olarak en aktif isme çevriliyor.

Konuşan, sahada olan, görünürlük sağlayan kişi bir süre sonra bütün tartışmaların merkezine yerleşiyor.

Herkes susarken bir kişinin öne çıkması, onun her olayın sorumlusu olduğu anlamına gelmez.

Bu süreçte danışmanı Enes Yalçın’ın bile hedef hâline getirilmesini de tuhaf buluyorum.

Açıkçası ben hiçbir dönemde bir danışmanın bu kadar gündeme taşındığını hatırlamıyorum.

Enes’i eski yıllardan tanırım.

O zamanlar Şehir Gazetesi’nde muhabirdi.

Birlikte haber aradığımız, sahada gezdiğimiz zamanlar oldu.

Öyle çok göze batan, kendisini sürekli ön plana çıkaran biri değildi.

Elbette bizim de kızdığımız, eleştirdiğimiz zamanlar olabilir.

Bu her danışman için geçerli.

Ama bir insanı sürekli hedefe koymak, hakkında peş peşe iddialar ortaya atmak başka bir şey.

Eleştiri başka, hedef göstermek başka!

Neyse…

Asıl komedi…

Bir de Gürhan Albayrak’ı il başkanı yapmak için topyekûn mücadele edenler vardı.

Şimdi aynı kararlılıkla onu indirmek için mücadele edenler var.

Siyasetin cilvesi mi dersiniz, insan ilişkilerinin doğası mı bilemiyorum.

Ama dün birini bir makama taşımak için uğraşanların bugün onu o makamdan indirmek için uğraşması hiç de şaşırtıcı değil.

Benim bu konuyla ilgili absürt bir anım var.

Anlatmadan geçemeyeceğim.

Gürhan Albayrak’ın il başkanlığına getirileceği konuşuluyordu.

O dönem herkesin böyle bir beklentisi vardı sanırım.

Bizde de malum, önce bir kulis bilgisi yayılır, sonra o bilgi konuşula konuşula gerçeğe dönüşür ya…

Bir gün biri beni aradı.

“Özge il başkanlığında Gürhan Albayrak’ın adı geçiyormuş. Bir tweet atsana!” dedi.

Gürhan Albayrak’ı tanımıyordum.

Ama kulis bilgisi aktarmayı severim.

Arayana da güvendim.

“İyi,” dedim, “yazayım.”

Sonra bir baktım, aynı bilgi birkaç kişiye daha organize şekilde attırılmış.

Arayana bir kızdım ki sormayın!

“Sen ne yapmaya çalışıyorsun? Amacın adamı parlatmak mı?” diye düşündüm.

Meğer o günlerde yapılan bu kulis çalışmaları boşa değilmiş.

Sonunda Gürhan Albayrak il başkanı oldu.

Sonrasında ise herkesin telefonu açılırken benim telefonumun açılmadığı zamanlar da oldu.

Şimdi moda bu ya…

Telefon açılmayınca giydirmek!

Ama ben ne yaptım?

AK Parti değil mi?

Çok da üstünde durmadım.

Alışkındım.

Eskiden sol sitelerin de muhabirliğini yaptığım için AK Parti’ye muhalif haberler yapıyordum.

Ve benden hoşlanmazlardı.

Yine bana göre yanlış olanı yazdım.

Çok sert eleştirilerim de oldu.

Attığım tweetler, yazdığım yazılar ortada.

İşinize geleni hatırlayıp işinize gelmeyeni unutunca insanın durduğu yeri de yanlış okuyorsunuz.

Şimdi bir zamanlar Gürhan Albayrak’ın il başkanı olması için uğraşanların bir kısmı, bugün onu indirmek için çaba harcıyor.

Hani Albayrak, “Her konuda hedef gösteriliyorum” diyor ya…

Başkanım, benden söylemesi:

Sizi bugün hedefe koyanların arasında, dün sizi hedefe taşımak için uğraşanlar da var.

Siyaset böyle bir şey işte…

Dün elinden tutarlar, bugün ayağından çekmeye çalışırlar.

Dün alkışladıklarını bugün eleştirir, dün göklere çıkardıklarını bugün yerin dibine sokarlar.

Peki, ben neden Gürhancıyım?

Çünkü ben kalabalığın peşinden gitmeyi sevmiyorum.

Birileri aynı hedefe kilitlenmiş, hep birlikte bir kişiyi aşağı çekmeye çalışıyorsa önce durup düşünürüm.

Herkesin aynı kişiye yüklenmesi, o kişinin mutlaka haksız olduğu anlamına gelmez.

Kalabalığın haklılığına da çoğunluğun vicdanına da peşinen teslim olmam.

Benim derdim Gürhan Albayrak’ın her yaptığını savunmak değil.

Yanlışını gördüğümde yazarım, eleştirilmesi gereken yerde eleştiririm.

Nitekim bugüne kadar da yazdım.

Ama bir insanın doğru yaptığına inandığım bir konuda, sırf başkaları öyle istiyor diye karşısında durmam.

Benim tarafım, bir kişinin değil; aklımın, vicdanımın ve doğru bildiklerimin tarafı.

Ve şunu da çok iyi biliyorum:

Bir insanı dün göklere çıkaranların bugün yerin dibine sokmaya çalıştığı yerde, ben kalabalığın sesine değil, kendi vicdanımın sesine bakarım.

Çünkü bu hayatta herkes birilerinin adamı olabilir.

Ben ise kimsenin adamı olmadan, doğru bildiğimin arkasında durmayı tercih ediyorum.

Kalabalık nereye giderse gitsin…

Ben gerektiğinde kalabalığın karşısında durmayı göze alırım.