Bir zamanlar Eskişehir'de iki çok yakın arkadaş yaşarmış.

Birinin adı Millet Bahçesi, diğerinin adı Hamamyolu'ymuş.

Eskiden sabah güneşini birlikte karşılar, akşam serinliğini birlikte uğurlarlarmış.

Şehrin çocukları ikisinin de yollarında koşar, yaşlıları ikisinin de banklarında dinlenir, âşıkları ikisinin de ağaçlarının altında hayaller kurarmış.

Birbirlerinin en gizli sırlarını bilir, en sessiz dertlerini hissederlermiş.

Ama zaman değişmiş.

İnsanların arasına giren şey günün birinde onların da arasına girmiş.

Siyaset...

Millet Bahçesi sağ görüşlü diye anılmaya başlamış.

Hamamyolu ise koyu solcu...

Öyle ki insanlar yön tarif ederken bile siyasi kimlik kullanır olmuş.

"Sağa dön, Millet Bahçesi'ne doğru git."

"Yok yok sola sap, Hamamyolu tarafına çıkarsın."

Sanki yolların da görüşü varmış…

Hamamyolu'nda sloganlar yankılanırmış.

Millet Bahçesi'nde aile etkinlikleri düzenlenirmiş.

Hamamyolu kendisini özgürlüklerin meydanı sanırmış.

Millet Bahçesi ise düzenin ve huzurun adresi olduğunu düşünürmüş.

Bir süre sonra insanlar da onları öyle görmeye başlamış.

Hamamyolu'nda çay içenler Millet Bahçesi'ni uzaktan izler olmuş.

Millet Bahçesi'nde yürüyüş yapanlar Hamamyolu'na mesafeli yaklaşır olmuş.

Oysa çayın tadı aynı çaymış.

Çocuk kahkahası aynı kahkahaymış.

Ağaç gölgesi aynı gölgeymiş.

Gökyüzü desen...

İkisinin üstünde de aynı gökyüzü duruyormuş.

Ama insanlar etiket yapıştırmayı severmiş.

Bir yere bir kimlik verdiler mi artık orada sadece o kimliği görürlermiş.

Günlerden bir gün Hamamyolu'ndaki bir parkın salıncağı kırılmış.

Çocuklar üzülmüş.

Millet Bahçesi uzaktan bakmış.

"Benim meselem değil." demiş.

Başka bir gün Millet Bahçesi'ndeki rengârenk çiçekler kurumuş.

Hamamyolu görmüş.

"Onlar zaten bizim taraftan değil” diye düşünmüş.

Böylece iki arkadaşın arasındaki mesafe her geçen gün biraz daha büyümüş.

Oysa ikisi de aynı şehrin nefesiymiş.

Aynı insanların yürüdüğü yollar, aynı çocukların oynadığı parklar, aynı yaşlıların oturduğu banklarmış.

Ama insanlar onları birbirine rakip yapmış.

Yıllar böyle geçmiş.

Bir tarafta festivaller olmuş, diğer tarafta sloganlar yükselmiş.

Her iki tarafta da insanlar gülmüş, eğlenmiş, çocuklar koşmuş, yaşlılar dinlenmiş.

Ama aralarında hep mesafe varmış.

Sonra bir gün...

Şehrin üzerinde ağır bir sessizlik çökmüş.

Ne seçim varmış ne miting.

Ne açılış varmış ne yürüyüş.

Banklarda oturan insanlar azalmış.

Yollardan geçenlerin sesi kesilmiş.

O gün Millet Bahçesi ilk kez Hamamyolu'na uzun uzun bakmış.

Hamamyolu da başını kaldırıp eski arkadaşına göz ucuyla bakmış.

Ve yıllardır fark etmedikleri bir şeyi fark etmişler.

İkisinin de yollarından geçen çocuklar büyüyüp aynı fabrikalarda çalışıyormuş.

İkisinin de banklarında oturan emekliler aynı hayat pahalılığından şikâyet ediyormuş.

İkisinin de gölgesine sığınan anneler aynı gelecek kaygısını taşıyormuş.

İkisinin de ağaçlarının altında yürüyen gençler aynı hayalleri kuruyormuş.

Aslında ayrılan parklar değilmiş.

Birbirini dinleme isteğiymiş.

Karşısındakini insan olarak görebilme yeteneğiymiş.

İşte o gün Hamamyolu içinden şöyle geçirmiş:

"Benim çiçeklerim kırmızı açınca özgürlük olmuyor."

Millet Bahçesi de şöyle düşünmüş:

"Benim çiçeklerim beyaz açınca huzur olmuyor."

Çünkü özgürlük de huzur da parklarda yetişmiyormuş.

İnsanların kalbinde yetişiyormuş.

Sonra ikisi de başlarını gökyüzüne kaldırmış.

Aynı bulutların altındalarmış.

Aynı yağmur üzerlerine yağıyormuş.

Aynı rüzgâr dallarını sallıyormuş.

Ve bir gün bir çocuk, elinde balonuyla Hamamyolu'ndan çıkıp Millet Bahçesi'ne doğru koşarken dönüp sormuş:

“Aranıza gelebilir miyim?”

Millet Bahçesi’nden bir çocuk da elinde topuyla Hamamyolu’na gitmiş:

“Burası ne kadar da güzel.”

İşte o gün herkes anlamış…

Parklar hiç küsmemiş.

Onları birbirinden uzaklaştıran parklara kendi kavgalarını taşıyan insanlarmış…